Get Adobe Flash player

Göl Çocukları (İbrahim Örs)




Özet: Her tarafından uygarlık fışkıran Anadolu’nun ta­rihi hazinelerini çalarak ülkesine götürmeye çalışan bir Alman’ın, köydeki iki çocuk tarafından fark edilerek yakalanması anlatıl­maktadır.
KÖPEK YARIŞI
Küçük çocuklar, köpekleri ile gölün kenarına dizilirler. Her birinin elinde özel olarak yapılmış küçük birer tahta parçası var­dır. Bu tahta parçalan, gole fırlatılır. Sonra da köpeklere “fırla!” diye bağırılır. Köpekler hızla göle dalar ve sahiplerinin attığı tahta parçasına doğru yüzerler. Yakalayınca da yine hızla sahiplerinin yanına dönerler. Birinci olan köpeğin ödülü kemik, sahibinin ise şeker ya da mendil gibi şeyler olurdu.
O gün yine yarış vardı. Yaz sıcağında bundan iyi eğlence yoktu. Yedi yarışmacı köpek, on on beş yaşlarındaki sahiyleri İle birlikte sıralanmışlardı. Köpeklere sık sık tezahürat yapılıyordu. Duygu İsimli siyah saçlı, kara gözlü, güler yüzlü, dolgun yanaklı on iki yaşındaki güzel kız da ismi Arap olan köpeği desteklemek için oradaydı. Çünkü Arap hem arkadaşı Selçuk’un köpeği idi, hem de kendisinin de elinde büyümüştü.
Herkes yarışın başlamasını bekliyordu. Temel tam başla di­yecekti ki, bir yabancı plakalı araba gelip yanlarında durdu. İçin­den az buçuk Türkçe konuşan bir Alman indi ve muhtarla ko­nuşmaya başladı. Alman’ın ismi Kurt Goldman’di. Alman’a, ya­rışma hakkında bilgi verdiler. Alman ilk defa böyle bir yarış gör­düğü için şaşkına dönmüştü. “Ödül ne veriyorsunuz?” diye sordu. Ödülleri duyunca da, “Benden birinciye 500, ikinciye 300, üçüncüye 150 lira” dedi. Olmaz dedilerse de ısrar üzerine kabul edip du­yurdular.
Şimdi yarış daha bir önem kazanmıştı. Muhtar hariç, başta Alman olmak üzere kimse yerinde duramıyor, hoplıyor, zıplıyor, bağırıyordu. Yarışı Arap birinci, Çomar ikinci, Tarzan üçüncü bitirdiler. Herkes Selçuk’u tebrik ediyordu.

GÖLDE BİR BALIK ADAM

Göl büyüktü, Muhtar köye çok şey kazandırmıştı. Ama göl­den yeterince faydalanılamıyordu. Örneğin balıkçılık yapılabilir­di. Turistik yönü ön plana çıkarılabilirdi. Alman turist Kurt Goldman tesadüfen buraya gelmişti.
Duygu ile Selçuk, gölün kenarında geziyorlardı. Son dört beş gündür, Alman’ın gölü mesken tuttuğunu, saatlerce gölde kaldı­ğını görünce merak ettiler. Kayığa binip yanına gitmeye kara verdiler. Selçuk, bir not yazarak Arap’a verdi ve eve götürmesini söyledi. “Duygu ile beraber gölde sandal gezisine çıktıklarım, dönecek­lerini, Duygu’nun ailesine de haber vermelerini” yazmıştı.
Kayığa binip, kürek çeke çeke, Alman’ın kayık botunun ya­nına geldiler. Alman görünürde yoktu. Biraz daha ilerleyince, kayığın yanında başını gördüler. Sonra Goldman sırtındaki asılı olan oksijen tüpünü ve yüzündeki maskeyi çıkarıp bota koydu.

Sonra, çocuklara “Merhaba çocuklar, burada ne işiniz var böyle?” diye sordu. “Gezmeye çıktık. Sizin de hatırınızı soralım dedik.” Alman, “İyi
yapmadı siz, sanırım fırtına çıkacak.”
Bu sırada rüzgâr hızlanmış, göl çalkalanmaya başlamıştı. Bu­lutlar bütün göğü kaplamıştı. Küreklere asıldılar. Kurt Goldman da botunun küreklerini çekiyordu. Duygu çok korkmuştı. Selçuk ise bir yandan onu teskin ediyor, diğer yandan da hızlı hızlı kürek çekiyordu. Sonunda bir dalga kayığı ters çevirdi. Selçuk Duy-gu’ya sandala yapışması için seslendi. Alman durumu görmüş, fakat koca dalgalar yüzünden güç bela ilerliyordu. Sonunda ba­şardı ve kıza ulaştı, hemen bota çekti. Kız bayılmıştı Alman, Duy-gu’ya ilk yardımı yaptı. Duygu sonunda gözlerini açtı. Sonra botu Selçuk’a doğru sürüp, onu da bota aldı. Artık kurtulmuşlardı.
Kıyı ana-baba günüydü. Yüzlerce kişi gölün kenarında bi­rikmişti. Herkes Alman’a teşekkür ediyordu.
Duygu İle Selçuk bir ağacın altında oturmuş Duygu’nun ev­den getirdiği gazeteyi okuyorlardı. Göllerin altında uygarlık var, haberi Selçuk’un dikkatini çekti. Haberi dikkatlice okudular. O zaman kendi göllerinin altında da uygarlık olabileceğini düşün­düler. O zaman bu Alman, sık sık suyun altına girip ne arıyordu? Yoksa bu Alman bir tarihi eser kaçakçısı mıydı? Bu kadar iyilik­sever bir insandan yanlış bir şey beklemiyorlardı ama, ortada da bir tuhaf durum vardı. İşin aslını iyice anlamadan kimseye bir şey söylememeye karar verdiler. Evet Alman iyi bir insandı ama diğer tarafta da vatan sevgisi vardı. Bu nedenle, Alman’ın kaldığı çadırı aramaya karar verdiler.
Çadırda en ufak bir iz bulamadılar. Fakat Alman durumu anlamış ve muhtara bildirmişti. Muhtar çok sinirlendi ve üzüldü. Alman, bir şeyinin kayıp olmadığını, ancak, bundan sonra bir nöbetçi çocuk istediğini söyledi. Temel’e bu görevi verdiler.
Muhtar işin peşini bırakmayacaktı. Selami Çavuş’a bu işi so­ruşturması emrini verdi.

KÖY SORUŞTURMASI

Selami Çavuş, deneyimli bir jandarmaydı. Kısa zamanda Duygu ile Selçuk’un bu işi yaptıklarını buldu. Kimseye bir şey söylemeden durumu muhtara bildirdi. Babalarım çağırdılar. On­lara göre çocuklarının böyle bir şey yapmaları mümkün değildi. Çocuklar getirildi. Kabul ettiler. Babaları çok ama çok hiddetlen­diler. Muhtar ve Selami Çavuş engel olmasa idi, çocukları dayak­tan Öldürebilirlerdi. Selçuk ağlayarak “Biz oraya hırsızlık için gir­medik ki” dedi. “Alman’ın tarihi eser kaçakçısı olduğundan şüphelen­dik. Yurt ve millet sevgisi için bu işi yaptık, bulamayınca da kimseye bir şey söylemedik” dedi.
Herkes rahatlamıştı. Muhtar çocuklara kendisine haber ver­medikleri için sitem etti o kadar.
Kurt Goldman herkese iyilik yapıyordu. Yine bir yarış oldu, bu sefer de Arap kazandı. Alman aynı para ödüllerini vermişti. Selçuk yine okula bağışlayınca, bu sefer izin vermemiş, okula da ayrıca 500 yüz lira bağış yapmıştı. Köyde Alman’ı sevmeyen yok­tu. Herkese iyilik yapıyordu.
Selçuk’un içinde ise halen bir kuşku vardı. Duygu’nun da.
Duygu bir gün subay dedesinden kalan dürbünü getirmişti. Bununla sağa sola bakmaya başladılar. Tabii ki göle de. Goldman’ın botu uzaktan bir nokta gibi görünürken, dürbünle bakınca gayet yakında, gibi duruyordu. Alman sudan çıktı. Fakat yine de her şeyi net olarak göremediler. İlerideki Kestane Bur-nu’na giderek, oradan izlemeyi kararlaştırdılar.
Kestane Burnu’na tırmanmak kolay değildi. Çocuktular, çe­viktiler. Nihayet burnun ucuna vardılar. Buradan dürbünsüz dahi her şey çok net görünüyordu. Kurt Goldman’ın kendilerini göre­bilme ihtimaline karşı bir ağacın üzerine çıktılar. İzlediler, izledi­ler. Alman, suya girdi, aradan uzun zaman geçti, çıktı, hiçbir şey yok. Boşu boşuna yorulmuşlardı. Yine de izlemekten vazgeçme-meye karar verdiler.
Üçüncü gün pazardı. Aileleri onların koyun otlatmaya gittik­lerini zannediyorlardı. Onlar ise çoktan gelmiş ve ağaçta mevzilenmişlerdi.

Alman her zamanki gibi daldı çıktı, daldı çıktı. Biraz oyalan­dıktan sonra botuna çıktı. Botu ile daireler çiziyordu. Beş dakika .sonra sahile yöneldi. Bu saatte dönmemesi lazımdı. İyi bakınca, suyun üstünde bir başka cisim gördüler. Çok baktılar ama ne olduğunu anlayamadılar.
Duygu dedi ki: “Bu adam aradığım buldu. Oraya da işaret koy­du. Gece gelip bulduğu şeyi alıp gidebilir.”
O zaman o şeyin ne olduğunu öğrenmeleri gerekiyordu. Hız­la kıyıya koştular. Duyguların kayığına atlayıp, kürek çekmeye başladılar. Cismin yanma yaklaşmışlardı ki, Kurt Goldman’ın kendilerine doğru hızlı bir şekilde geldiğini gördüler.
KUŞKULAR, KUŞKULAR VE…

Adam, hızlı hızlı kürek çekiyor, bîr yandan da çocuklara “ne
işiniz var orada, çabuk dönün” diye bağırarak sesleniyordu. Selçuk hızlı bir şekilde düşündü ve şöyle söyledi: “Hata yaptık. Alman bizi gördü. Onu şüphelendirmemeliyiz.”
Ve kayığı Alman’a doğru çevirerek ilerlediler. Alman’ın ra­hatladığı her halinden belli oluyordu. Selçuk, “hava çok güzel, san­dal gezisi yapıyorduk” dedi. Alman, “Anneniz babanız bilmiyor değil mi? Şimdi beraber gidelim. Ben sizi otomobille köye götürürüm.”
Böyle iyi bir adamdan şüphelendikleri için kendilerinden u-tanır oldular. Ama bir yandan da akılları sudaki o tahta parçasına benzeyen nesnedeydi. Sudan çıktılar. Alman’ın çadırına geldiler. Alman onları saatlerce oyaladı. Gün batmasına yakın, otomobile bindirip, köyün içine kadar götürdü. Anne ve babalarına da “ken­disinin misafirleri olduğunu” söyledi.
Babaları yine çok kızmıştı. Ama Selçuk ısrarlıydı. Mutlaka i-şin içinde bir iş vardı. Çocukların ısrarı neticesinde durumu muh­tara bildirmeye karar verdiler.
Alman muhtarı daha Önce bulmuş, onu göle karşı içki içme­ye davet etmişti. Tabi diğer ileri gelenleri de. Ahmet’in lokanta­sında Jandarma Karakol Komutanı, Selami Çavuş, İhtiyar Heyeti Üyeleri, Öğretmen. Hüseyin Ağa ve başkaları… Güle eğlene yeni­lip, içiliyordu. Alman çok neşeliydi. Selçuk’la Duygu’nun babaları, lokantanın kenarına gelip durumu görünce muhtarı dışarı çağırıp her şeyi anlattılar. Muhtar “olmaz öyle şey” dedi.
Çaresiz evlerine döndüler. Çocuklar da çok üzüldüler, ancak elden ne gelirdi. Yattılar. Selçuk’un gözüne uyku girmiyordu. Bir yandan da Arap’ı düşünüyordu…
Arap, sahilde baygın yatıyordu. İyi yetişmiş bir köpek oldu­ğu için, aklı fikri, gölün ortasındaki tahta parçasında kalmıştı. Böyle tahta parçalarını az mı getirmişti? Alman’ın gölün ortasına bıraktığı tahta parçasını da Selçuk’un attığını sanıyordu. Bu yüz­den “gel, geri don” seslerine itibar etmemiş, o tahta parçasına doğ­ru yüzmüştü.
Fakat, bu sefer işi zordu. Ağzına aldığı cisim, iple, aşağılarda bir şeylere bağlı olduğunda, bir türlü ilerleyemiyordu. Ama karar­lıydı. Ne olursa olsun sahile çıkacaktı. Ağzındaki cismi, bağlı olduğu cisimle beraber sürükledi, sürükledi. Bu yüzden karaya çıktığında yorgunluktan bayılmıştı. Ağzında düşen tahta parçası ise göl üzerinde gidip gidip geliyordu.

YILANLI HEYKEL

Lokantada içkiler su gibi İçilmiş, saat gecenin on ikisine yak­laşmıştı. Bir ara Öğretmen Tuğrul, Alman’a su altı çalışmaları hakkında bilgi vermesini söyleyince… “Suyun altı çok güzel, ilginç şeyler var, ben kitap hazırlayacak…” Muhtar lafa atıldı, “Çocuklar senin daldığın yerde bir şey görmüşler, neydi o”…Alman heyecanlan­dı, “Ne görmüşler, ben bir şey bilmiyor” dedi ve arkasından ekledi: “Ne oldu sizin ortaokul işi? Ben gidecek size yardım edecek, ben çocukla­rı çok seviyor…”lıklı olarak “kayık gezmesine” çıktıklarını söyleyip yollarına devam ettiler.
Evlerine geldiklerinde Selçuk’un babası, oğlunu iyice azarla­dı. Selçuk çok üzülmüştü. Artık hiçbir şeyle ilgilenmeye karar verip, derin uykulara daldı.
Arap durmadan havlıyordu. Selçuk onu görünce çok sevin­di. Köpek bir şeyler anlatmak İstiyordu sanki. “Peşimden gel” der gibiydi. Çaresiz gitmeye başladı. Duygu da onlara katıldı. Yürüye yürüye Kestane Burnu’na kadar geldiler. Arap atladı. Baktılar ki diklerinin arasında o gölün ortasındaki cisim var. Nihayet bul­muşlardı. İpi çekmeye başladılar. Çok ağırdı ki kolay kolay gelmiyordu. Çektiler, çektiler. Sonunda suyun ucuna bağlı cisim Çıktı. Bu yaklaşık bir metre boyunda bir insan heykeliydi. Gövde­sine bir yılan sarılmıştı. Adam bir eliyle yılanın başını sıkıyor, bir dini havada tutuyordu. Çocuklar çok sevindiler.
Selçuk Arap’la orada bekledi. Duygu koşup Muhtar’a haber verdi. Selami Çavuş’u da yanına aldı. Bu arada Selami Çavuş dün gece sandalları sabote edenin Temel olduğunu, bu iş İçin Al­man’ın para verdiğini anlattı… Muhtar her şeyi anlamıştı.
Selçuk’un yanma geldiler. Hepsi çok sevinçliydi. Selami Ça­vuş süratle gidip Alman’ı yakalayıp getirdi. Yine de kendini suç­suz göstermeye çalışıyordu.
Muhtar, ona: “Her şeyi biliyoruz. Sen bir tarihi eser kaçakçısısın” »di.
Goldman İçin yapacak bir şey yoktu.
Muhtar durumu vilayete bildirdi. Uzman geldi. Heykel I-fc’dan önce 1500-2000 yılları arasında yaşamış Hititler devrinden |lma idi. Rapor valiye ulaştı. Vali muhtara telefon ederek eseri fîtizeye göndermesini söyledi. Muhtar, “Bir şartla Vali Bey, bu yıl hrtaokuî İçin kadro vermeniz şartıyla… Bu hepimizin dileği. En çok da tarihi eser kaçakçılığını ortaya çıkaran Selçuk’la Duygu’nun dileği. ânları sevindiriniz Vali Bey!” dedi.
Vali “olur” dediğinde, dünyalar Selçuk’la Duygu’nun ol-Huştu. Ara vermeden okuyabileceklerdi.
Muhtar Arap’a da seslendi. “Tamam, tamam sana da kemik bor-im var. İzin ver de kasaba kadar gideyim.”






Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Reklam

Üye Giriş Formu

Şu anda 627 ziyaretçi çevrimiçi